Ayşe Paris'te

-
Aa
+
a
a
a

"Yaz geliyor, bir şeyler yapmak lazım.. Faydalı bir şeyler.. Yeni bir yerde.. Yeni insanlar da olsun. Yurtdışına gidebilsem.. Hem dil, mil, pratik de yapmış olurum.. Aa, buldum: Gönüllü çalışma kampı!"  Sonra, ülke seçimi, kamp listesi, kamp tercihleri derken kampa gitme zamanı geldi. Uyku tulumu, çalışma kıyafetleri, spor ayakkabıları, eldivenler.. her şey tamam!

 

Mahallemiz, evimiz..

 

Benim haricimde, A.B.D.'den Lina ve Joanna, Rusya'dan Luba, Finlandiya'dan Satu, Sırbistan-Karadağ'dan Jelena, Slovenya'dan Vesna, Hollanda'dan Antonio, Belçika'dan Sien, İsviçre'den Harald ve İtalya'dan Jacopo'nun katıldığı

 

 "Arts Droits Dans La Cour" (Avluda Sanat Hakları) adlı çalışma kampı, 10-31 Temmuz 2005 tarihleri arasında, Paris'in kuzeyinde, 18. "arrondissement"ta bulunan Porte de Clignancourt'ta gerçekleşti.

 

Vaktimizin çoğu Rue Camille Flammarion'daki Service Civil International ofisinde ve yine aynı sokakta bulunan Résonances'da geçti. "Mahallemiz"deki evlerin bir kısmı 1927'de, bir kısmı da 1932'de işçiler için inşa edilmiş. İlk bakışta birbirine çok benzeyen ve sadece detayda birbirinden farklı olan binalarda, çoğunlukla göçmenler ve ekonomik zorluk çeken Fransızlar oturuyor. Çektikleri zorluklar sadece ekonomik de değil maalesef. Hem genel olarak Fransız toplumuyla bütünleşemiyorlar, hem de kendi aralarında geçinemiyorlar.

 

"Evimiz", yani Marie de St. Ouen'de kaldığımız yurt ile ofis(ler)imiz arasında sadece iki metro durağı var. Biz, üç yatak, bir masa, bir sandalye ve eğer şanslıysak bir lavabonun yer aldığı "rotonde"larda kalıyorduk. Yurdun nüfusunu ise çoğunlukla yabancı öğrenciler ya da iş hayatına yeni atılıp da bir daire kiralayacak gücü olmayan gençler oluşturuyor. Onların odaları ise tek kişilik ve daha konforlu. Bunların dışında her şey düşünülmüş yurt sakinleri için. İnternet bağlantısı, uluslararası görüşmeler için telefon, ortak mutfak, çamaşırhane, çay-kahve makinesi, oturup sohbet edebilecekleri bir mekân, masa tenisi ve baget ekmeği, reçel, çay/kahve'den oluşan kahvaltı...

 

Proje

 

"C" şeklinde inşa edilen binalar bir avluya bakıyor. Proje, şu anda sadece boş bir beton alan olan avluyu, mahalle sakinlerinin hoşça vakit geçirebileceği ve biraz da aralarındaki buzları eritebilecekleri bir bahçeye dönüştürmek. Gönüllülere düşen görev ise bu bahçeyi ve/ya bahçeye yerleştirilebilecek nesneler tasarlamak. Tek bir kriter var; o da tasarımları İnsan Hakları teması ile bağdaştırmak.

 

"Arts Droits Dans La Cour" ismini taşıyan proje bir kaç organizasyon tarafından ortaklaşa yürütüldü.  Gönüllülerin seçilmesinden onların kalacakları yerin belirlenmesi, yemek ve ulaşım olanaklarının sağlanmasına kadar olan kısmından sorumlu olan Service Civil International (SCI); projenin fikir babası ve Aralık ayında bahçeyi hayata geçirecek olan Compagnie Résonance; ve bütün fiziki çalışmaların yapıldığı "67" (Soixante-sept).

 

1920'de kurulan SCI gönüllülük esası ile yürüyor ve dünyada 33 şubesi var. Amaçları arasında dünya barışını, uluslararası anlayış ve dayanışmayı, sosyal adaleti sürdürülebilir gelişmeyi ve çevreye karşı duyarlılığı teşvik etmek yer alıyor.

 

Résonances ise mahallede sanatsal faaliyetler düzenleyen ve kâr amacı gütmeyen bir organizasyon.

 

10 Temmuz'da başlayıp üç hafta süren kampın her haftasında ayrı bir çalışma yürüttük. İlk hafta Paris'in parklarını, bahçelerini köşe bucak gezdik ve "kendi bahçemiz" için bol bol fikir edinmeye çalıştık. Luxembourg, Georges Brassens, Montsouris, André Citroen, Monceau, Sainte-Perine Parkları gezdiklerimizin sadece bir kısmı. Geziler sırasında bol bol fotoğraf çektik, dileyenler de eskiz yaptı. Bütün bunları yaparken yalnız değildik; mahallemizin çocukları da bize eşlik etti. Böylelikle her gönüllünün bir "çocuğu" oldu. Onlar çimlerde koşup, salıncaklarda sallanıp, ağaçlara tırmanırken, biz de hem onlara göz kulak olmaya çalıştık hem de projemiz için gözlerimizi dört açtık. ( İçimizdeki çocuğun canlanıp çocuk-yetişkin ayrımını ortadan kaldırdığı anlar olduğunu da itiraf etmek gerekir.)

 

 

 İkinci haftada, ikiye bölündük ve dönüşümlü olarak atölyelere katıldık. Şehymus Dağtekin ile yazı atölyesinde çocuklara "Petit Nicolas"nın – bildiğimiz Pıtırcık'ın yani - bahçe hikâyelerini okuduk ve kendi komşularıyla olan (iyi-kötü) hikâyelerini anlatmalarını istedik,

 

- ne yazık ki, daha çok kötü hikâyeler duyduk çocuklardan. Biz gönüllüler ise bahçemiz için kullanabileceğimiz sloganlar bulmaya çalıştık. Kamp liderlerimiz Aleksandar ve Emilie'nin İnsan Hakları atölyesinde insan hakları üzerine derin bir sohbet yaptık. Her gönüllü, birisinin (insan) hakkını çiğnediği, kendi insan hakkının çiğnendiği, başkasının (insan) hakkının çiğnenişine tanık olduğu ve başkasının (insan) hakkını kullanmasına yardımcı olduğu bir durumdan bahsetti. Meğer herkesin anlatacak ne çok şeyi varmış..

 

 Bahçecilik atölyesini ise Eleonore ve Stephanie düzenledi. Bu atölyede kendi yaptığımız küçük bir bahçe örneği üzerinden hangi bitkilerin, hangi biçimlerde ekilebileceğini ve ne kadar zaman içinde yetişeceğini öğrendik.

 

Son olarak da Olivier Jourdan ile Malzeme atölyesine katıldık. Bir sanat okulunda hoca olan Olivier, bize tasarımlarımızda kullanabileceğimiz malzemeler hakkında bilgi verdi. Biz de edindiğimiz bilgiler doğrultusunda bulabildiğimiz bütün malzemeler ile deneyler yaparak, tasarımlarımız için en doğru materyellere karar vermeye çalıştık.

 

Hüznün ve yorgunluğun ortaya çıkmaya başladığı son hafta ise herkesin en çok zorlandığı hafta oldu. Artık top bizdeydi ve bütün hünerlerimizi göstermemiz gerekiyordu. Vaktimizin çoğunu çocuklarla birlikte geçirmiş olmamızdan olsa gerek, gönüllülerin çoğu çocuklara yönelik fikirler üretti. Lina ve Harald'ın birlikte tasarladıkları insan hakları temalı kelime oyunları, Joanna'nın kendi ürettiği fayanslar, Jacopo'nun İnsan Hakları defteri.. Diğer fikirlere gelince; Jelena'nın mozaik bank-masa takımı, Antonio'nun mini-bahçesi, Sien ve Vesna'nın bahçe maketleri ve benim "banner"ım. Grubun en "sanatçı"sı olan Sien'e, tasarımlarımızın sergileneceği gecenin davetiyesini ve afişini düzenlemek, Vesna ile Antonio'ya da kampın fotoğraflarını derlemek düştü.

 

Ve son..

 

Bir de baktık ki, üç hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçivermiş, herkes tasarımını yetiştirebilmiş ve yavaş yavaş sona yaklaşmışız. Son akşamımız, "fête"imiz için son hazırlıklar yapmaya gelmiş sıra. Résonances'daki gece için iyi bir düzenleme yapmamız gerekiyordu. Mahallelinin sıcaklığına, bizi benimsemesine, bize çocuklarını emanet edecek kadar güven duymasına bir şekilde karşılık verebilmek için; bizi orada barındıran, yediren, içiren, gezdiren organizasyonlarımıza teşekkür etmek için; ve tabi kendimiz için. Sonuç; karman çorman duygular, gülümseyen yüzler, yorgun bedenler, dolan bir iki göz, kaotik bir e-posta-adres alışverişi ve her daim hatırlanacak bir sürü anı..

 

Biraz da tatil..

 

Nihayet, biraz da tatile geldi sıra. Sokaklara dalıp kaybolmak, kaybolup endişelenmemek, kısa bir süre sonra nerede olduğunu anlayıvermek ve bıkmadan usanmadan yürümek.. Boulangerie'lerin vitrinlerine yapışıp, "şundan alayım", "bu da güzele benziyor", "aa, bunu da denemeden olmaz" diye diye beş kilo edinmek - hem de onca yürümeye rağmen... Geceleri Pont des Arts'da gitar çalan, şarkı söyleyen, dans eden gençleri -  ve kendini genç hissedenleri - izlemek, hatta onlara katılmak.. Parc de Villette'de çimlere uzanıp açık havada The Matrix'i fransızca seyretmek.. Canal Saint Martin'de Çin birası içmek.. Büyüleyici kiliseler, baş döndürücü müzeler, insanı ekonomik olarak çökerten fakat psikolojik olarak bam başka bir ruh haline sokan caféler, baştan çıkarıcı kitapçılar.. Her şey! Her şey olağanüstüydü.. 

 

 

Geride kalan..

 

Lina birazdan çantasından viskisini çıkarıp kendine viski-soda hazırlayacak ve gün boyunca birbirimize anlatmak için sakladığımız küçük şeyleri konuşacağız; kahkahalarımızı duyan Jelena da aramıza katılacak ve sohbet iyice derinleşecek. Elinden "kazoo"yu düşürmeyen Jacopo, önce bu tuhaf Amerikan enstrümanla bir ses verecek sonra da akşam için bir plan yapacak: " I tinka saamsing!". Kapı önündeki kalabalığı gören Aleksandar bir sigara yakıp akşamki programı soracak, karar vermekte bocalayan gönüllülerin gönüllerine su serpecek ve enteresan bir öneri atacak ortaya. Antonio ve Joanna muhtemelen yurda gidip dinlenmek isteyecekler ama biz yine de ısrar edeceğiz. Bütün bu gürültü patırtı devam ederken bir de bakacağız ki, herkes toparlanmış ve ne yapılacağına karar verilmiş bile. Savul Paris, biz geliyoruz !

 

Gerçek hayatıma döndüğüm ilk günlerde bütün bunları düşündükçe, içimi bir hüzün kaplardı, şimdi ise yüzümde bir tebessümün belirdiğini hissedebiliyorum. Kabul ediyorum, çok şanslıymışım..

 

Bu arada, seneye İspanya'ya gitme planları yapmaya başladım bile. Şansımı zorlamaya karar verdim. Belki bu sefer uyku tulumuyla eldivenleri götürmem ama...